Erkek cinsel organı 50 yılda yüzde 10 küçüldü

Sonuçları bir İtalyan dergisinde yayınlanan araştırmanın sonuçları erkekleri üzecek gibi gözüküyor.

Çalışmaya göre erkeklerin cinsel organları 50 sene önceyle kıyaslandığında yüzde 10 oranında küçüldü.

CBS televizyonunun haberine göre çalışmayı gerçekleştiren bilim insanları modern dünyada erkeklerin geçmiş yıllara göre daha çok kilo aldığını ve yoğun stres yaşadığını belirterek bu etkenlerin küçülmeye neden olduğunu belirtti.

Çalışmanın sonuçlarına göre cinsel organların küçülmesinin bir diğer önemli nedeni ise alkol ve sigara tüketimi.

Reklamlar

Stresli erkek kilolu kadını beğeniyor

Erkekler stresli olduklarında, kilolu kadınları daha çok beğeniyor, daha cazip buluyor.

Westminster üniversitesi bilim adamlarından Viren Swami’nin başkanlığında yürütülen ve sonuçları PLoS ONE’da yayımlanan araştırmada, Avrupa ülkelerinden gelen denekler iki gruba ayrıldı.Bir gruptan, stres ortamı oluşturabilmek için jüri önünde konuşma yapmaları ve matematik soruları çözmeleri istendi. Kısa bir aradan sonra deneklere zayıf ve kilolu kadınlara ait fotoğraflar gösterilerek, deneklerden ideal vücudu, ayrıca en çekici kadın fotoğrafını seçmeleri talep edildi.Kontrol grubuna ise fotoğraflar, stres ortamı olmadan gösterildi.Stres altındaki erkekler, diğer gruptan daha fazla, kilolu kadınları beğendiklerini belirtti. En çekici olarak da kiloluları seçti.Deneklerin seçiminde rol oynayabilecek yaş, kilo, açlık gibi faktörleri en aza indirgeyen bilim adamları, tercihte stres durumunun etkili olduğunu bildirdi. Bilim adamları, insanların stres altındayken güvende olma ihtiyacının arttığını, kilolu kadınların yeterli gıdaya ulaşımı, sağlığı ve üremeyi sembolize ettiği için tercih edildiğini belirtti.

Kilolar 6 ay sonra geri geliyor

Yüksek protein ve düşük karbonhidrattan oluşan diyetler kısa sürede kilo verdiriyor ancak uzmanlar, diyeti uygulayanların yüzde 80’inin yaklaşık 6 ay içinde verilen kiloları geri aldığını söylüyor.

Sık uygulanan yüksek protein ve düşük karbonhidrat diyetlerinin sağlığı olumsuz etkilediğini söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Özge Öçal, bu konuda merak edilen soruları şöyle yanıtlıyor:

Protein diyeti zayıflatıyor mu, diyetin etkisi ne kadar sürüyor?

• Bu diyetler kilo vermeyi sağlıyor ama uzun dönemdeki sonuçlarına bakılınca insan sağlığına çok yararlı olduğunun kanıtlanamadığı biliniyor.

• Proteinlerin sindirimiyle açığa çıkan maddeler nedeniyle böbreklerin yükü artıyor. Uzun dönemde ise böbrekler ve karaciğer yorulabiliyor.

• Normal koşullarda bir günde aldığımız enerjinin yüzde 50-55’inin karbonhidrattan, yüzde 15-20’sinin proteinden, yüzde 25-30’nun da yağlardan gelmesini istiyoruz.

• Karbonhidratı az alırsak yağdan alacağımız enerji artar. Hayvansal proteinlerin aynı zamanda yağ da içerdiklerini unutmamalıyız. Eğer sadece protein ağırlıklı beslenilirse kalp ve damar hastalıklarının riski artabilir.

• Sürekli et yiyerek yaşamak da mümkün değil, bu nedenle sağlıklı ve uygulanabilir bir diyet türü olarak değerlendirmek söz konusu olamaz.

• Düşük kalorili diyet yaparsanız, bazal metabolizma hızı düşer, normal beslenmeye başlayınca vücut daha çok yağlanmaya başlar.

• Kısacası popüler diyetlerin kısa dönem etkileri var ama uzun dönem etkileri olumsuz şekilde karşımıza çıkıyor.

Karbonhidrattan kısıtlı diyetler zararlı mı?

• Ekmeği beslenmemizden çıkarmak son derece sakıncalı, bunun yerine miktarı ve türü iyi ayarlanmalı. Çünkü yağlar karbonhidratların ateşinde yanıyor. Vücudunuz yeteri kadar enerji alamazsa yediğini saklar ve kilo vermek zorlaşır. Örneğin ortalama 70 kg ağırlığında, 170 cm boyundaki sağlıklı bir erkek günde ortalama 6-7 dilim ekmek yemelidir.

• Bir tencere yemeğe 2 yemek kaşığı sıvı yağ konulmalıdır, vücudun yağa da ihtiyacı vardır. Yemeğe et koyuyorsanız ayrıca yağ eklemenize gerek yoktur. Çünkü etin içinde sizin göremediğiniz yağlar var.

• Aynı şekilde zeytin, fındık, ceviz, badem de yağ yerine geçtiğinden avuç avuç yememekte fayda var. Diyet bir matematiktir, bu nedenle neyin yerine neyi koyacağınızı iyi bilmeniz gerekiyor.

• Ayrıca diyet demek her şeyin yasak olması anlamına gelmiyor. Sağlıklı beslenmede ise katı yasaklar yoktur, onun yerine ölçüler vardır. Aşırıya kaçmamak, tüm gıdalardan yeterli ve dengeli bir şekilde tüketmek vardır.

• Örneğin çikolatasız duramayanlara çikolata veriyoruz ama bunun miktarı ve diyetinde ne ile değiştirdiğimiz önemli. 20 gramlık bir çikolata bizim için 2 porsiyon meyve ve 1 tatlı kaşığı yağa karşılık gelir

• Dışarıda yemek yerken ızgara et yiyecekseniz yanında gelen pilavı, makarnayı, patatesi reddedip onun yerine tam tahıllı ekmek tercih etmek öğününüzün yağ miktarını dengelemeye yardımcı olacaktır. Soslu salatalardan uzak durarak fazla kalori almanın önüne geçebilirsiniz. Izgara et veya tavuklu salatanın yanında bir su bardağı ayran içebilirsiniz.

• Izgara ete güvenemezseniz peynir ekmek yiyebilirsiniz.

• Özellikle akşamları kırmızı et yerine, levrek ve çupra gibi yağ oranı düşük balıkları tercih edebilirsiniz.

• Günler kısaldıkça güneş ışığıyla daha az maruz kalıyoruz, bu da metabolizma hızımızı yavaşlatıyor. Bu nedenle güneş battıktan sonra ağır yemek yememek gerekiyor. Akşamları daha çok meyve ve sebze yemek sindirimi de kolaylaştırır.

Duygusal açlık şişmanlatıyor

Yemek yediğinizin farkında olmuyor ve kendinizi bir türlü yemekten alıkoyamıyorsanız, kilolarınız da her geçen gün artıyorsa duygusal aç olabilirsiniz!

Obezitenin en büyük nedeninin yeme bozukluğu olduğuna dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, bunun önemli nedenlerinden başında duygusal açlığın geldiğini belirtti.

Ruhun doyurulmadıkça fiziksel açlığın giderilmesi ve fiziksel doygunluğa ulaşmanın mümkün olmadığını söyleyen Prof. Dilbaz, duygusal açlıklarını yiyerek giderme eğiliminde olan ancak bu şekilde mutlu olabileceklerine inanan kişilerin bu şekilde duygusal açlıklarını doyuramayacaklarını vurguladı.

Karın doyurmakla ruhu doyurmanın aynı şey olmadığını ifade eden Dilbaz, bu kişilerin hep aç kalma korkusuyla hareket ettiklerini söyledi. Aslında bunun bir yanılsama olduğunu belirten Dilbaz, fiziksel açlıktan ziyade kişilerin duygusal açlıklarını gidermek için karınlarını doyurduklarını ifade etti.

MUTSUZLUĞU GİDERME ARZUSU KISIR DÖNGÜYE ULAŞIR

Şişmanların kişisel çatışmalardan kaçmak adına yeme davranışında bulunduğunu vurgulayan Dilbaz, içine düşülen kısırdöngüyü şu şekilde ifade etti: “Kişi, ruhsal açlık ya da çatışmalardan dolayı yiyerek haz almanın peşine düşüyor. Yeme anında o hazzı alıyor ancak sonrasında inanılmaz bir pişmanlık hissediyor ve suçluluk yaşıyor. Yaşadığı bu ruhsal durumdan yine yemek yiyerek kurtulma gayretine düşüyor. Mutsuzluğunu giderme arzusu bir kısırdöngüye dönüşüyor. Sarmal büyüdükçe büyüyor ortaya obezite çıkıyor. Beyin artık şu mesajı veriyor. ‘En ufak bir mutsuzluk halinde yemek ye mutlu ol.’ Haz alınmayan hiçbir şeye bağımlılık oluşturmaz.”

Fiziksel açlıkla ruhsal açlığın aynı şeyler olmadığını, belirtilerinin de farklı olduğunun altını çizen Dilbaz bu farklılıkları şöyle sıraladı:

• Fiziksel açlıkta kişinin karnında bir aşınma, burukluk olur fiziksel belirtiler verir. Kan şekeri düşer ancak duygusal açlıkta böyle bir şey olmaz ve aniden başlar.

• Fiziksel açlıkta kişi doygunluğa yedikçe ulaşırken duygusal açlıkta ne kadar yerse yesin doygunluğa bir türlü ulaşamaz.

• Fiziksel açlıkta kişi bekleyebilir ancak duygusal açlık hissedenler hemen yemek ihtiyacını karşılamak ister ve işe girişir.

• Fiziksel açlıkta kişi ufak bir atıştırmayla doygunluk hissederken duygusal açlıkta aperatif atıştırmalar doygunluk vermez.

• Fiziksel açlıkta yemeyle ilgili kişi ne yiyeceğinin planını yaparken duygusal açlıkta bir plan olmaz. Kişi ne bulursa onu yer ve doymak bilmez.

• Fiziksel açlıkta mideyi doyurmak mideden beyine giden uyaranlarla olurken duygusal açlıkta ağız ile beyin arasında bir bağlantı söz konusu değildir.
DEPRESYONUN DA NEDENİ

Duygusal açlığı yemek yiyerek giderme gayretine giren kişilerin ilerleyen dönemlerde şişmanlayarak depresyona kadar sürüklenebildiklerini ifade eden Dilbaz, yapılan araştırmaların diyet yapılarak kilonun ancak yüzde 15’inin verildiğini ortaya çıkardığını söyledi. Sadece diyetle bir noktaya varılamadığının altını çizen Dilbaz, kiloda duygusal boyutun önemine vurgu yaptı. Dilbaz bu noktada psikiyatrik yardımın kaçınılmaz olduğunu hatırlattı.

Son “Bond” filmi için sayılı günler kaldı

Dünyanın en uzun serilerinden olan James Bond’un 23. filmi vizyona girmeye hazırlanıyor. Serinin 23. Filmi Skyfall 2 Kasım 2012‘de vizyonda.

James Bond serisinin 23. Filmi olan Skyfall Filminde tanıdık mekanları da göreceksiniz. Çünkü filmin bazı bölümleri Adana, Fethiye ve İstanbul’da çekildi. Sam Mendes’in yönettiği filmin baş rolünde Daniel Craig oynuyor. Bond kızlarından Field Agent Eve’i canlandıran Naomie Harris Türkiye galası için İstanbul’a gelecek.

00’ı bol 7’ler

1962’de başlayan 007 efsanesi sürüyor. Serinin 23. filmi ‘Skyfall’ 2 Kasım’da Türkiye’de vizyona girecek. 40 yıldan bu yana ‘James Bond’ karakterini 6 aktör canlandırdı. Dünya çapında 1.5 milyar kişi tarafından seyredilen, 4.3 milyar dolar gişe hasılatı yapan serinin kazandırdıkları…

41 MİLYON DOLAR : 1995-2002 yılları arasında 4 filmde (Altın Göz, Yarın Asla Ölmez Dünya Yetmez, Başka Gün Öl) rol alan Pierce Brosnan, 41 milyon dolarla en çok kazanan James Bond oldu.

24.4 MİLYON DOLAR : 7 filmde oynayarak (Altın Tabancalı Adam, Beni Seven Casus, Ay Harekatı, Yalnız Senin Gözlerin İçin, Ahtapot, Asla Asla Deme, Bir Cinayete Bakış) rekoru elinde bulunduran usta aktör Roger Moore ise 24.4 milyon dolar kazandı.

22 MİLYON DOLAR : ‘Casino Royale’, ‘Quantum of Solace’ ve son 007 filmi olan ‘Skyfall’ın başrol oyuncusu Daniel Craig’in cebine 22 milyon dolar girdi.

18.3 MİLYON DOLAR : İlk ‘James Bond’ Sean Connery, toplam 6 filmde (Dr. No, Rusya’dan Sevgilerle, Altın Parmak, Yıldırım Harekatı, İnsan İki Kere Yaşar, Ölümsüz Elmaslar) oynadı. 82 yaşındaki Connery, 18.3 milyon dolar kazandı.

5 MİLYON DOLAR : İki filmde rol alan (Yaşayan Gün Işıkları, Öldürme Yetkisi) Timothy Dalton, 5 milyon dolar aldı.

“Griptir, geçer” demeyin!

Yanlış bilgiler, gribin solunum yollarında ciddi tablolar oluşturmasına yol açabiliyor. Gribi kısa sürede atlatmak için yapılması gereken şey ise zaman kaybetmeden bir doktora başvurmak ve bol bol dinlenmek.

Grip, belirtileri nedeniyle soğuk algınlığı ile karıştırıldığı için basit bir solunum yolu enfeksiyonu olarak değerlendiriliyor. Oysa sanılanın aksine bu hastalık özellikle riskli gruplarda çeşitli organizmalara yayılarak ciddi solunum yolu komplikasyonlarına doğru ilerleyip, ölümcül olabiliyor. İşte bu yüzden hastalığın organizmaya yayılmasını veya üst solunum yollarındaki bir bölgeye kalıcı olarak yerleşip kronikleşmesini engellemek çok önemli. Ancak grip hakkındaki yanlış inanışlar tedavi sürecini aksatabiliyor ve hastalığın ilerlemesine yol açabiliyor. KBB Uzmanı Dr. Alp Korkut Perçin, griple ilgili ‘doğru’ sanılan 8 ‘yanlışı’ şöyle sıralıyor:

Yanlış: Grip aşısı, grip yapar
Doğrusu: Bu yanlış görüş bazı duyarlı kişilerde aşı olarak verilen virüs proteinine vücudun ateş yükselterek verdiği savunma yanıtından kaynaklanıyor. Grip aşısı o yıl enfeksiyon yapması Dünya Sağlık Örgütü tarafından öngörülmüş olan virüslerin antijenlerinden ya da inaktive edilmiş hallerinden oluşuyor. Özetle grip aşısının enfeksiyon yapıcı özelliği olmuyor. Aşı sadece vücut savunmasına virüsü zaman kaybetmeden yenebilmesi için bazı özelliklerini önceden tanıtma işlevi görüyor. Aşı sayesinde salgın yapabilecek virüsü önceden tanımış olan savunma sistemimiz de aşı olmayan kişilere göre daha hızlı savunma yanıtı vererek hastalığı yayılmadan yenebiliyor.

Yanlış: Maske takmak gripten korur
Doğrusu: Havada asılı kalabilen damlacık enfeksiyonları duyarlı kişilerde enfeksiyona neden oluyor. Bunu ağız ve burnu kapatan maskelerle yüzde 95 oranında korumamız mümkün. Ancak cilt teması, öpüşmek ve hastanın kullandığı malzemeler ile temas da gribin bulaşmasına neden olan diğer yayılma şekilleri ve bunlar maske takmakla engellenemiyor.

Yanlış: Tedavide mutlaka antibiyotik kullanmalı
Doğrusu: Bu yanlış görüşün kaynağı, hem bakterilerin hem de virüslerin rol aldığı karışık enfeksiyonlarda antibiyotik vermeden klinik tablonun düzelmemesi olabilir. Antibiyotik, hücre dışı enfeksiyon etkeni olan bakterilere karşı güçlü bir silah. Ancak hücre içi mekanizmaları kullanarak üreyen virüslere karşı etkisiz kalıyor. Hastanın muayenesindeki genel klinik durumu, laboratuar değerleri ve enfeksiyonun olduğu şüphelenilen bölgeden alınan kültür sonuçları, doktoru enfeksiyon etkeni konusunda bir sonucu götürüyor ve antibiyotiğe başlanıp başlanmayacağı belli oluyor.

Yanlış: Aşı yaptırınca grip olunmaz
Doğrusu: Grip aşısı Dünya Sağlık Örgütü’nün salgın yapmasını öngördüğü virüslere karşı bağışıklık sağlıyor. Dolayısıyla bu öngörü dışında salgın yapan virüslere karşı etkili olmuyor. Aynı zamanda aşı olduktan sonra grip aşısının etkisini gösterebilmesi için 2- 3 haftalık süreye ihtiyaç var. Bu nedenle aşının sonbaharın başında salgınlardan önce yapılması gerekiyor. Aksi halde yanıtın oluşması için geçen 2-3 haftalık sürede enfekte olanlar hastalıktan korunamıyor.

Yanlış: Göğse krem sürmek öksürüğü hafifletir
Doğrusu: Öksürük gribin belirtilerinden birini oluşturuyor. Ancak öksürüğün nedeni bulunmadan, ilaçlar dahil her türlü öksürük tedavisi fayda sağlamıyor. Neden ortadan kakmadıkça öksürük kesilmediği gibi teşhis süresince zaman kaybedildiği için tedavi de gecikiyor. Örneğin basit bir üst solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle oluşan geniz akıntısına bağlık öksürük aslında bu akıntının akciğere bulaşmasını engellediği için faydalı. Bu aşamada öksürüğü kesici tedaviler bu doğal refleksi durduruyor ve enfeksiyonun akciğere de bulaşmasını sağlayarak daha ciddileşmesine neden oluyor.

Yanlış: Sirkeli su ateşi düşürür
Doğrusu: Sirkeli su tatbiki ve benzer metotlar hastaların rahatlamasını sağladıkları ve geçici olarak ateşi indirdikleri için böyle yanlış bir görüş oluştu. Ateş düşürmek için bu metotların kullanılmasının sakıncası, maddelerin sudan farklı olarak kan damarlarını büzdükleri için ateş düşer gibi olsa da, bu etki geçtikten sonra daha da fazla yükselerek tehlike oluşturması. Ateşe neden olan yabancı etken tanımlanmadıkça ateş kalıcı olarak düşürülemiyor. Ancak yüksek ateş vücudun duyarlı dokularında hasar oluşturabiliyor. Bu nedenle teşhis konulana kadar ateşe bağlı su kaybını telafi etmek için hastaya bol su verilmeli ve yatak istirahatı sağlanmalı. Ayrıca su tatbiki ya da duş aldırma yoluyla ateş düşürülerek sınırlı bir süre kontrol altında tutulmalı.

Yanlış: İlaç alanlar hastalığı ayakta geçirebilirler
Doğrusu: Grip soğuk algınlığı ile karıştırılmamalı. Grip soğuk algınlığının vücuda yayılmış ve hastayı artık yatağa düşürmüş halini oluşturuyor. Sadece gribal enfeksiyonun tedavisi için değil, aynı zamanda soğuk algınlığının gribe dönüşmemesi, enfeksiyon etkeninin topluluğa yayılmaması için belki de ilaçlardan daha önemlisi istirahat ve izolasyon. Bu şekilde ilave enfeksiyon etkenlerinden ve soğuk algınlığını gribe dönüştürebilecek yorgunluk ile direnç düşüklüğünden de korunmuş olunuyor. Ayrıca iyileşme süresi kısalabiliyor.

Yanlış: Grip ilaçları tüm hastalarda kalp krizini tetikler
Doğrusu: Soğuk algınlığı ve gripte kullanılan ilaçların içerdiği madde kombinasyonları genellikle burun etlerini küçültmek için damar büzücü, öksürük kesici ve salgı kurutucu özellikte maddeler içeriyorlar. Bu nitelikteki maddelerin hepsinin bazı yan etkileri de oluyor ve bunlar duyarlı insanlarda istenmedik belirtilere yol açıyor. Örneğin salgı kurutması amacıyla verilen antialerjikler dikkatsizlik ve uykuya meyil oluşturabiliyor. Aynı şekilde damar büzücü maddeler duyarlı ve özellikle ileri yaştaki hastalarda koroner hastalık belirtilerini tetikleyebiliyor. Bu durum ancak ileri yaşta ve koroner hastalığı olan kişilerde olabileceği için hekimler bunu göz önünde bulundurup, damar büzücü özelliği daha az olan ya da hiç olmayan ilaçları kullanıyor.