Kardiyo hafızayı güçlendiriyor

Düzenli ve aşırıya kaçmadan yapılan kardiyovasküler egzersizin, 55 yaşın üzerindekilerde hafızayı güçlendirebileceği, böylelikle yaşlılığa bağlı unutkanlığın azalabileceği belirlendi.

ABD’nin Pittsburgh, Illinois ve Rive üniversitelerinden bilimadamlarının araştırmasına 55-80 yaşında unutkanlık sorunu olmayan 120 kişi katıldı.

Katılımcıların yarısına haftada 3 gün 40 dakikalık yürüyüşü içeren bir program önerildi. Diğer katılımcılar sadece esneme hareketleri yaptı.

120 kişinin MR’ı araştırmadan önce, 6 ay sonra ve araştırmanın sonunda çekildi.

Düzenli yürüyenlerin bir yıl sonra hafızada rol oynayan beyindeki sol hipokampüs bölgesinin hacminin yüzde 2,12, sağ hipokampüsün yüzde 1,97 arttığı görüldü. Diğer gruptakilerin ise sol hipokampüsünün hacminin yüzde 1,40, sağ hipokampüsün yüzde 1,43 azaldığı belirlendi.

Daha önce yapılan bazı araştırmalar, beynin bu bölgesinin yetişkinlikte kendiliğinden daraldığını, bu durumun da hafızayı etkilediğini ve bunama riskini artırdığını göstermişti.

Araştırma, Amerikan PNAS dergisinde yayımlandı.

Reklamlar

Acılara bilgisayar oyunu iyi geldi

ABD’de tedavi sırasında bir bilgisayar oyununun sanal gerçekliğine dalan yanık hastaları, acılarını daha az hissediyor.

Seattle kentindeki Washington Üniversitesi Harborview Yanık Merkezi’nde uygulanan tedavi yöntemi amacıyla geliştirilen üç boyutlu video oyunu yanık hastaları için acıdan kaçış olanağı sunuyor.

Sanal dünyaya tam anlamıyla dalabilmek için bir kask ve gürültü kesici kulaklıklar takan hastalar, ağrılı tedavi ile tüm görüntü ve sesleri kesmiş oluyorlar.

Profesör Hunter Hoffman and Profesör David Patterson tarafından geliştirilen “SnowWorld” adlı basit ve sıradan video oyunları gibi çok fazla konsantrasyon gerektirmeyen bilgisayar oyununda, hastalar, karadam, iglo, mamut ve penguenler gibi çeşitli objelere kartopu atıyorlar.

Penguen vurulduğunda donuyor, ikinci kez vurulduğunda patlıyor. Bunun gibi birçok aksiyon, hastanın başka birşey düşünmesini engelliyor ve acısını unutmasını sağlıyor.

Hastaların beyinlerinin sanal gerçekliğe girdikleri sırada, bazı bölgelerde beyin faaliyetinin yüzde 50 azalması dolayısıyla acı hissinin iyice azaldığını kaydeden araştırmacılar, bilgisayar oyunu için buz ve kar dünyasının özellikle seçildiğinin ve ateşin yanıklarını anımsatmamasının amaçlandığının altını çizdiler.

SnowWorld adlı tedavi amaçlı oyuna, aralarında New York, Hawai, Kopenhag ve Hollanda’dan birçok hastane ilgi gösteriyor.

 

Patronların nefret ettiği 10 site

Patronlar bu siteleri sevmiyor! Büyük firmalar personelin çalışma saatleri içinde sosyal ağlara takılıp kalmasını önlemek için bazı sitelere erişimi engelliyor.

Sanal alemde insanın ilgisini çeken ve işteyken dikkatini dağıtan çok malzeme olduğu bir gerçek. Bu yüzden pek çok firma, çalışanlarının gün içinde internette fazla zaman geçirmesinden pek hoşlanmıyor. Çareyi de personelin çıkmak bilmediği bazı siteleri yasaklamakta buluyor.

Son araştırmalar özellikle sosyal ağların çalışma saatleri içinde ciddi işgücü kaybı yarattığını gösteriyor. Huffington Post internet sitesinin yayınladığı OpenDNS 2010 Web Filtreleme Raporu’na göre ‘zaman öldürücü’ site kategorilerinde sosyal ağları çevrimiçi oyun siteleri izliyor.

OpenDNS’in Top10 listesine göre firmalarca iş saatleri içinde en çok bloklanan 10 site şöyle:

1. Facebook
2. MySpace
3. YouTube
4. Ad.Doubleclick
5. Twitter
6. MSN Hotmail
7. Orkut
8. Ad-Yieldmanager
9. Meebo
10. eBay.com

Sigarayı bırakmak için beyninize bakın

Beyin faaliyetleri, sigarayı bırakmayı planlayan bir kişinin kararlılığı hakkında fikir verebilir.

ABD’nin Michigan Üniversitesinden bilim adamları, sigarayı bırakmaya çalışan bazı kişilere, sigarayı bırakmaya ilişkin mesajların verildiği bazı programlar seyrettirdi. Bu sırada katılımcıların beyin faaliyeti görüntülendi.

Her mesajdan sonra katılımcılar ne kadar etkilendiklerini ve kararlılıklarının artıp artmadığını not etti.

Mesajlar sırasında beynin ön korteks bölümünün faaliyete geçtiği görülen kişilerin bir sonraki ay sigarayı azaltmaya daha hevesli olduğu belirlendi.

Araştırma, “Health Psychology” dergisinde yayımlandı.

Türkiye’de kadın olmak

Kadının Statüsü Genel Müdürlüğünce hazırlanan “Türkiye’de Kadının Durumu Aralık 2010” raporunda çarpıcı sonuçlara ulaşıldı. 4 milyon kadının okuma-yazma bilmediği ülkemiz kadınına dair rakamlar şöyle:

Kadınlar için pozitif ayrımcılık maddelerinin getirildiği yasal düzenlemelere yer verilen raporda, eğitim alanında kadınların durumu da ortaya konuldu. Raporda, Türkiye nüfusunun yüzde 8’ini oluşturan okuma-yazma bilmeyenlerin büyük kısmını kadınların oluşturduğu belirtildi.
“Yıllar içinde okuryazarlık oranı sürekli artmasına rağmen henüz hedeflenen noktaya ulaşılamadığı” vurgulanan raporda, halen 4 milyona yakın kadının okuma-yazma bilmediğine işaret edildi. Raporda, okuma yazma bilmeyenlerin 2,5 milyonunu 50 ve üzerindeki yaş grubunun oluşturduğu, 6-24 yaş grubunda ise okuma yazma bilmeyen 220 bin kadın bulunduğu ifade edildi.
Yaş faktörü dikkate alındığında toplumsal cinsiyet uçurumunun azaldığı belirtilen raporda, 2006 yılında, 15-24 yaş arası kadınların okumaz yazmazlık oranının yüzde 5.9 iken, bu yaş grubundaki erkeklerin okumaz yazmazlık oranının yüzde 1.6 olarak kaydedildiği vurgulandı.
Raporda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2009 verilerine de yer verildi. Buna göre, okuma yazma bilmeyen 4 milyon 672 bin 257 kişinin 3 milyon 757 bin 203’ü kadın. Okuma yazma bilen fakat bir okuldan mezun olmayan kadınların sayısı ise 6 milyon 933 bin 483. Bu grupta da 6 milyon 583 bin 731 erkek yer alıyor.

KADIN AKADEMİSYEN ÇOK, YÖNETİCİ YOK
Akademik personelde ise kadının durumuna bakıldığında Profesör, Doçent, Yardımcı Doçent, Öğretim Görevlisi, Araştırma Görevlisi ve Okutman kadroları içinde kadın oranının birçok ülkeden daha yüksek olduğu (yüzde 38,7) görülüyor. Raporda, bu oranın çok önemli olmasına karşın rektör (yüzde 5.2) ve dekanlık (yüzde 15.3) gibi üst pozisyonlarda erkek egemenliğinin devam ettiğine işaret ediliyor.

KADIN MÜDÜR SAYISI ARTMALI
2009-2010 öğretim yılında, okulöncesi eğitimde çalışan 42 bin 716 öğretmenin yüzde 95’i (40 bin 647), ilköğretimde çalışan 485 bin 677 öğretmenin yüzde 52’si (252 bin 729), ortaöğretimde çalışan 206 bin 862 öğretmenin ise yüzde 41.9’u (86 bin 688) kadınlardan oluşuyor.
Son yıllarda ilköğretim kademesindeki kadın öğretmen sayısının önemli oranda arttığı gözlendiği belirtilen raporda, kimi koşullarda ailelerin kız çocuklarını okutmalarına karşı oluşturdukları direnci okuldaki öğretmenin kadın olmasının kırabilmesi açısından artışın önemli olduğuna işaret edildi. Öğretmenler ve okul müdürlerinin öğrenciler için birer rol modeli olduğu ve hayatlarına önemli etkide bulunduğu ifade edilen raporda, kadın öğretmenlerin sayısındaki artış gibi kadın okul müdür ve müdür yardımcılarının da sayısının artmasının gerektiğini vurgu yapıldı.

HEDEF, 2 YILDA YÜZDE 100 OKULLAŞMA
Raporda, Eğitimde Türkiye’nin hedefinin, 2013 yılına kadar kız ve erkek çocuklar için okullulaşma oranını yüzde 100’e ulaştırmak olduğu ifade edildi.
Zorunlu ilköğretimin 8 yıla çıkmasından sonra, Yatılı İlköğretim Bölge Okulları (YİBO) sayısının 3 kattan fazla artarak okullardaki kız öğrenci kontenjanının yükseltildiği belirtilen raporda, 2009-2010 öğretim yılı itibariyle 589 YİBO’da 58 bin 222’si kız olmak üzere 150 bin 330 çocuğun eğitim gördüğü belirtildi.

SAĞLIKTA HİZMET AÇIĞI ERKEKLERE GÖRE DAHA FAZLA
Ergenlik çağından başlayarak her dönemde daha fazla sağlık hizmetine gereksinim duyan kadınlar için hizmet açığının erkeklere göre daha fazla olduğuna işaret edilen raporda, özellikle üreme sağlığı hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve hizmet kalitesinin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.
Anne ölüm oranının 100 bin canlı doğumda 18.2 olduğu belirtilen raporda, anne ölümlerinin önlenmesi için doğum öncesi bakım hizmetlerinden yararlanmaları gerektiği ifade edildi. Raporda, genelde yüzde 92 olan doğum öncesi bakım alma oranının, kırsal yerleşim yerlerinde yüzde 84’e; Doğu’da ve eğitimsiz anneler arasında yüzde 80’nin hemen altına; 6 ve daha fazla çocuğu olan anneler arasında ise yüzde 72’ye gerilediği belirtildi.

KAYITDIŞI ÇALIŞMA
Rapora göre, kayıtdışı çalışma Türkiye genelinde yüzde 43.8 oranında. Kayıtdışı çalışma kırsal yerlerde yüzde 68 (kadın yüzde 87.6, erkek yüzde 57.3) ve kentsel yerlerde yüzde 30.9 (kadın yüzde 34.8, erkek yüzde 29.7). Bu oran tarımsal faaliyetlerde yaklaşık yüzde 85.7 iken, tarım dışı faaliyetlerde yaklaşık yüzde 30. Bu durum, kayıtdışılığın daha çok kırsal bölgelerde tarımsal faaliyetlerle uğraşanlarda özellikle de ücretsiz aile işçilerinde yoğunlaştığını gösteriyor. Kayıtdışı olarak ücretsiz aile işçisi konumunda tarımsal faaliyetlerle uğraşanların yüzde 21.9’unu erkekler, yüzde 78.1’ini kadınlar oluşturuyor.

EV KADINLARINA İSTEĞE BAĞLI SİGORTALILIK SINIRLI KALIYOR
Kadın emeğine vasıf kazandırabilmek için örgün eğitim yanında bilgi ve beceri geliştirmeye yönelik yaygın eğitime ihtiyaç bulunduğu belirtilen raporda, belli iş ve mesleklerin “kadınlara uygun işler” olarak toplumsal kabul görmemesi, görev dağılımında adil davranılmaması, ekonomik kriz dönemlerinde önce kadınların işten çıkarılması, özellikle kayıt dışı sektörde ücretlerin düşük tutulması gibi bazı ayrımcılık örnekleriyle karşılaşıldığına işaret edildi.
Türkiye’de bir işyerinde çalışmasına rağmen sigortalı olmayan çok sayıda kadın bulunduğu vurgulanan raporda, ev kadınlarına isteğe bağlı sigortalılık olanağı sağlayan uygulamanın ise primlerin yüksekliği, prim ödemede eşe bağımlı olma ve yeterli bilgi sahibi olmama gibi nedenlerle sınırlı kaldığı kaydedildi.

SİYASETE KATILIM KADININ STATÜSÜ İÇİN GEREKLİ
Kadınların siyasal karar mekanizmalarında eksik temsilinin, demokrasinin anlamına uygun bir biçimde çalışmasına imkan bırakmadığı, “yönetime katılma” konusunda da, cinslerarası eşitsizlik sorununu gündeme getirdiği belirtilen raporda, “Kadınların karar alma süreçlerine eşit katılımı sadece adalet ve demokrasi talebi olmakla kalmayıp aynı zamanda kadının statüsünün geliştirilmesinin de gerekli bir koşuludur.

UZMANLIK GEREKTİREN MESLEKLERDE KADININ ADI VAR
Kadınların uzmanlık alanlarındaki başarılarını da gösteren rapora göre, Türkiye’de uzmanlık gerektiren mesleklerde kadın oranları oldukça yüksek düzeyde. Üniversitelerde kadın öğretim elemanı oranı yaklaşık yüzde 41.5. Profesörler içerisinde kadın oranı yüzde 27.4, doçentlerde kadın oranı yüzde 31.6, öğretim görevlileri arasında kadın oranı ise yüzde 38.5. Ayrıca, 154 üniversitenin 8’inde kadın rektör görev yapıyor.

BÜROKRASİDE ORAN DÜŞÜK
Kadınların bürokrasi içerisinde üst düzey karar verici konumlarda yer almasının oransal olarak düşük olduğu belirtilen raporda, bürokraside üst düzey yöneticilerin yüzde 93’ünün erkek, yüzde 7’sinin kadın olduğu kaydedildi.
Bütün dünyada erkeklerin egemen olduğu diplomatik görevlerde Türk Dışişlerinde görev yapan 110 Büyükelçiden 11’inin kadın olduğu belirtilen raporda, Türkiye’de kadın vali bulunmadığına, 464 vali yardımcısından 10’unun, 801 Kaymakam’ın 13’ünün, 261 kaymakam adayının ise sadece 8’inin kadın olduğuna işaret edildi.

ŞİDDET, KADINLARDA KORKU VE GÜVENSİZLİK YARATIYOR
Şiddetin, ne biçimde olursa olsun kadınların hayatına korku ve güvensizliği soktuğu, temel hak ve özgürlüklerini kullanmalarını engellediğine işaret edilen raporda, özellikle aile içi şiddetin, yaygınlığı tam olarak bilinemeyen, aile mahremiyetinin bir unsuru olarak görülerek gizlenen, bu sebeple de mücadele edilmesi ve önlenmesi güç bir olgu olarak ortaya çıktığı vurgulandı.

Şehir efsaneleri ne kadar gerçek?

AB, Rus ve Türk tüketicisi salatalığı nasıl tercih ediyor, karpuzlarımız neden kabak tadında, domates yolda kızarır mı, salatalık koparıldıktan sonra uzar mı? Tüm bu soruların yanıtları burada:
Pazara, markete giden tüketicinin, alıştığı renk ve biçim dışında karşısında gördüğü sebze-meyveleri ”hormonlu-GDO’lu” olarak nitelendirmesine karşın, bu ürünlerin, aslında tüketicilerinin veya pazarın taleplerine göre geliştirilmiş çeşitler olduğu belirtiliyor.
Pazara yönelik sebze meyve üretiminin kaynağı olan tohumluk firmaları, çeşit geliştirirken, ıslah çalışması yaparken en önemli belirleyicilerin, tüketici tercihleri ve pazar istekleri olduğunu vurguluyor. Üreticiler, piyasaya sürülen ürünleri, semt pazarlarında bile takip ederek, tüketici eğilimlerini belirlemeye çalıştıklarını ifade ediyor.
Tohum Sanayicileri ve Üreticileri Alt Birliğinin (TSÜAB) düzenlediği tanıtım gezisi sırasında tohumculuk sektöründeki gelişmeler hakkında bilgi veren firma yetkilileri, tüketici ve piyasa taleplerine yanıt verebilmek için, her bir tohumluk üreticisi firmanın, yılda ortalama her bir sebzede binden fazla çeşit üzerinde ıslah çalışması yürüttüğünü ve ancak 4-5 çeşit ortaya çıkarabildiği söyledi.

ARTIK DÜNYA TÜKETİCİLERİ İÇİN ISLAH YAPIYORUZ
Avrupa’nın en büyük hibrit tohum işletmesinin, Türkiye’nin en önemli tohumluk firmalarından biri olan Antalya’da kurulu Yüksel Tohumculuk firmasının sahibi ve Genel Müdürü Mehmet Yüksel, tohum ıslah çalışmalarında tüketici tercihi ve pazar taleplerinin çok etkili olduğunu belirtirken, bu nedenle her bir sebzede binlerce çeşit arasında ıslah çalışmaları yürüttüklerini söyledi.
”Bütün tüketiciler aynı çeşidi tercih etse, bütün pazarlardan aynı tip talep gelse, biz de o zaman tek bir çeşidi üretiriz” diyen Yüksel, şöyle devam etti:
”Şimdi, yerli tohum çeşitleri, domateste yüzde 50’ye, biberde yüzde 85’e, kavunda yüzde 90’a ulaştı. Bunlar büyük başarı. Artık dünya tüketicileri için ıslah yapıyoruz. Türk çiftçisi, İspanya’daki üreticiden daha kaliteli üretiyor. Tüketicinin endişe edeceği bir durum yok.”

AB UZUN, RUS DİKENLİ TÜRK ÇENGELKÖY SEVİYOR
Yüksel’in tohum seralarını gezerken verdiği bilgiye göre, AB tüketicisi uzun, Rus tüketici dikenli, Türk tüketici Çengelköy-küçük (beybi) salatalık istiyor. AB tüketicisi, ortalama 35 cm uzunluğunda salatalık alıyor, daha küçüğünü almıyor. Ukrayna’daki tüketici ise Rusların aksine, dikenli salatalıktan nefret ediyor.
Türk tüketici ”sivri” ve ”çarliston” biber ve küçük dolma biberden vazgeçmezken, Avrupa’daki tüketici, büyük kalın etli, sarı ve kırmızı biberi tercih ediyor. Yunan tüketici büyük domatesi seviyor. Kahvaltıda dışı yeşil, içi kırmızı ve yatay doğranmış büyük domatesten vazgeçmiyor.
Arap ülkeleri, neredeyse tanesi yarım kilogram gelen dev dolma biberleri seviyor. Türk tüketici son yıllarda salkım domatese yöneldi. İtalyan tüketicinin tercihi de aynı yönde.

KARPUZLAR, NEDEN KABAK TADINDA?
Türkiye’de karpuzda yerli tohumların pazar payının yüzde 25-30 olduğunu kaydeden Mehmet Yüksel, ”karpuzların son yıllarda neden kabak tadını verdiği” yönündeki soruya, şöyle yanıt verdi:
”Karpuzlar artık, hastalığa dayanıklı olduğu için kabağa aşılanarak üretiliyor. Böylece ilaç kullanmadan üretim mümkün oluyor. Karpuz piyasasında fiyatlar çok çabuk düşüyor. Bir günde bile fiyatlar yarı yarıya düşebiliyor. Çiftçi, daha fazla gelir elde etmek için mümkün olduğunca erken hasat etmek istiyor. O zaman karpuz olgunlaşmıyor ve tadı kötü oluyor. Oysa, bir gün beklese, karpuz olgunlaşacak ve çok tatlı karpuz yiyeceğiz. Kabak fidanında karpuz üretilmesi ile karpuzun tadının bir alakası yok.”

DOMATES VE SALATALIKTAKİ ”ŞEHİR EFSANELERİ”
”Hafif sarı iken koparılan domatesin yolda renginin kızarması” ve ”salatalığın dolapta bile boyunun uzaması” gibi salatalık ve domateste ”çeşitli şehir efsaneleri” anlatıldığına işaret eden Ülger, salatalığın koparıldıktan sonra boyunun asla uzamayacağını, özellikle soğukta bitkilerde gelişmenin olmadığını belirtirken, domatesteki renk değişikliğini ”bebeğin uyuması sırasındaki gelişmeye” benzetti. Mehmet Esen, ”Bebeğin göbeği kesilince hemen ölüyor mu, ölmüyor. Vücudundaki kimyasal değişiklik devam ediyor, hormonların salgısı devam ediyor. Domatesin rengi de kendi salgıladığı hormon nedeniyle değişiyor” dedi.
Genagri Tohumculuk’un sahibi Himmet Fidan da tohumculuğun katma değeri çok yüksek bir sektör olduğunu belirterek, bu nedenle yabancı şirketlerin sektöre büyük ilgi gösterdiğini söyledi. Döviz fiyatlarında çok büyük bir artış olmamasına karşın, 5 yılda bazı ithal tohumlukların fiyatının 3’e katlandığını ifade eden Fidan, yerli firmalar olarak bazı tekelleri kırmaya çalıştıklarını, bu nedeniyle zaman zaman kötü propagandaya, karalamalara muhatap kaldıklarını belirtti.
Geliştirdikleri çeşitleri, Suriye, Ürdün, Özbekistan ve Almanya’ya sattıklarını, oradan da komşu ülkelere gittiğini anlatan Himmet Fidan, Türkiye’de GDO’lu tohum üretilmediğini, ithal edilmediğini ve kullanılmadığını vurgularken, ”Ancak, GDO, tohum teknolojisinde bir gerçek. Hibrit tohumu arabaya benzetirsek, GDO’lu tohum uçak gibi. GDO’lu tohum sayesinde Arjantin mısır üretimini 3 kat artırdı. Türkiye de aslında bu teknolojiyi takip etmeli ve devlet bu konuda çalışmalı” dedi.
TSÜAB üyesi 400 tohumculuk firmasından 145’i tohumlukta Ar-Ge çalışması yapıyor. TSÜAB Başkanı İlhami Aygun, gen teknolojisinin devlet tarafından geliştirilmesi gerektiğini belirtti. Pazarda satış imkanı olmadığı için, özel sektörün halen bu teknoloji üzerinde çalışmadığını vurguladı.

Fiziksel güzellik karşısındakini ”doyuruyor”

Yakışıklı erkeklerle sofraya oturan kadınlar daha az yemek yiyor. En az yemek tek başınayken tüketiliyor

Besin tüketimi ile ilgili yapılan araştırmalar, kişilerin fiziksel güzelliğinin karşısındakinin daha az yemek yemesine neden olduğunu ve yemekte arkadaş sayısının artmasının kişi başına tüketilen yemek miktarını artırdığını ortaya koyuyor.

Yemek yenilen kişinin fiziksel güzelliğinin yemek tüketimindeki etkisi ile ilgili olarak yurt dışında yapılan araştırmada ”kadınların yakışıklı bir erkek karşısında kesinlikle daha az yemek yedikleri” sonucuna ulaşıldı.

ABD’de yapılan bir başka araştırmada da en az yemeğin tek başınayken tüketildiği, yemekte eşlik eden kişinin bir olması halinde yüzde 40, kişi sayısının üç olması halinde yüzde 60’a yakın, yedi ve üzerinde kişinin eşlik etmesi halinde ise yüzde 90 oranında daha fazla yemek yenildiği tespit edildi.

Medicana International Ankara Hastanesi Nükleer Tıp Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Ünlü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sağlıksız ve dengesiz beslenmenin tüm hastalıklara zemin hazırladığını söyledi.

Hastalıklardan korunmanın, sağlıklı beslenme alışkanlığının yaşam biçimi haline dönüştürülmesi ile mümkün olabildiğini belirten Ünlü, dünyada en uzun yaşayanların Japonlar ve Akdeniz havzasındaki insanlar olduğunu ifade etti. Ünlü, bunun bölgedeki insanların balık, sebze ve meyveden oluşan beslenme şeklinden kaynaklandığına işaret etti.

”Şeker, tuz ve un”dan oluşan üç beyazın çok kontrollü tüketilmesi gerektiğine dikkati çeken Ünlü, ”Bunlar, doğada var olmayan ve insanoğlu tarafından icat edilmiş besinlerdir. Üçü de ciddi anlamda insana zarar vermektedir” dedi.

Ünlü, kalp hücrelerinin yağ asitlerini kullanarak enerji elde ettiğini anlatarak, ”Kalp hücresi, ne zaman şeker tüketilirse o an kendi doğal işleyişini bırakarak yağları yakmaktan vazgeçiyor ve alınan glikozla enerji sağlıyor” diye konuştu.

Tuzlu gıdaların hipertansiyonda, unlu gıdaların ise obezitede çok önemli bir yer tuttuğunu vurgulayan Ünlü, Türkiye’de kişi başına düşen günlük ekmek tüketiminin 350 gram olduğunu ve bu oranla Avrupa sıralamasında ilk sırada yer aldığını söyledi. Ünlü, ”Türkiye’nin en yakın rakibi Danimarka’da kişi başına düşen günlük ekmek tüketimi 195, İtalya’da 180, Almanya’da 170, Hollanda, Fransa ve İspanya’da 160, Finlandiya’da ise 140 gram” diye konuştu.

Türkiye’nin ilerleyen yıllarda obezite riski ile karşı karşıya olduğu uyarısında bulunan Ünlü, en kısa sürede beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi gerektiğini ifade etti. Ünlü, Türkiye’nin üç tarafının denizlerle çevrili olmasına karşın, balık tüketiminin Avrupa’ya kıyasla oldukça az olduğunu vurguladı.

SIK DİYET YAPMAK METABOLİZMAYI BOZABİLİR

Kilo kontrolünün sağlanmasında son yıllarda çeşitli diyet tiplerinin uygulandığını, diyetlerle kısa sürede hızlı kilo kaybının olduğuna, ancak belli bir hedef sağlandıktan sonra tekrar kilo artışı ile karşılaşılabildiğine dikkati çeken Ünlü, sık sık diyet yapılması halinde de metabolizmanın bozulabildiğini söyledi.

Ünlü, en başarılı diyetin farkında olmadan yapılan ve beslenme biçiminin yaşam biçimine dönüşmesi ile mümkün olabildiğini vurguladı. Midenin ”çok açım”, ”doydum ama daha yiyebilirim” ve ”tıka basa doluyum” gibi üç ayarı olduğunu dile getiren Ünlü, yiyeceklerin isimlerinin gösterişli olmasının da açlık hissinin artmasına yol açabildiğini ifade etti.

”FRANSIZLAR TABAKLARINDA BİR MİKTAR YEMEK BIRAKIYOR”

Besin tüketimi ile ilgili yurt dışında çeşitli araştırmalar yapıldığını anlatan Ünlü’nün verdiği bilgiye göre, ”ABD’de ‘Arkadaşlarla Yemek’ başlıklı yapılan araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor.

Orjinal ismi ”CP Herman, DA Roth, J Polivy. Effects of others on food intake” isimli araştırmada, yemeğin kaç kişi ile birlikte yendiğinde kişi başına düşen yiyecek miktarına bakılıyor. Araştırma sonunda, en az yemeğin tek başınayken tüketildiği, arkadaşlarla yenilen yemekte kişi başına tüketilen yemek miktarının arttığı saptanıyor. Buna göre, yemekte bir kişiye eşlik eden kişi sayısının bir olması halinde yüzde 40, kişi sayısının üç olması halinde yüzde 60’a yakın, yedi ve üzerinde kişinin eşlik etmesi halinde ise normalde yenilenden yüzde 90 oranında daha fazla yemek yenildiği tespit ediliyor.

Yemek yenilen kişinin fiziksel güzelliğinin yemek tüketimindeki etkisi ile ilgili olarak da yapılan araştırmada ”kadınların yakışıklı bir erkek karşısında kesinlikle daha az yemek yedikleri” sonucuna ulaşılıyor.

ABD’li kadınlarla Fransız kadınlar arasında yapılan ”B. Wansink, CR Payne, P Chandon, P. Rozin. The French Paradox Redux. 2006” başlıklı araştırmayla ise Fransız kadınların yüzde 65’inin tabaklarında bir miktar yemek bıraktığı, ancak ABD’li kadınların yemeğin tamamını bitirdiği belirleniyor.

YEMEK TABAKLARINI KÜÇÜLTÜN

Yaşam tarzında ufak değişiklikler yapılarak kilo verilebiliyor. Bunun için öncelikle tuz, un ve şekerden olabildiğince uzak durulması gerekiyor.

Sofradan tam doymadan kalkılması, tabakta bir miktar yemeğin bırakılması, yemekte önce gözün doyması için tabakların ölçüsünün küçük seçilmesi, kalan yemeklerin ertesi gün tüketilmemesi, yemeklerin gün içinde tüketilecek porsiyonlarda yapılması tavsiye ediliyor.

Kalorili yiyecekler tüketilirken, yenilen besinin ne kadar sürede harcanacağının göz önünde bulundurulması, dondurma gibi keyif verici yiyeceklerin yerinin meyve ile doldurulmaya çalışılması ve yemek yapılırken kişide doyma hissi yarattığı için kişinin yemeği kendisinin yapmaya özen göstermesi öneriliyor.